Anasayfa
Sivil faşist Hitler seçimle gelmişti
1919 yılında Alman İşçi Partisi kuruldu. 1920 yılı Nisan ayında bu partinin adı Ulusal Sosyalist Alman İşçi Partisi (Nazi) olarak değiştirildi.
Ulusal Sosyalist Alman İşçi Partisi (Naziler) 1928 Mayıs seçimlerinde 800 bin oy alabildi ve 12 milletvekili çıkardı. Ulusal Sosyalist Alman İşçi Partisi, 1930 Eylül seçimlerinde 6,4 milyon oyla 107 milletvekiline sahip oldu. 1932 Temmuz seçimlerinde ise 13,7 milyon oyla oy oranını yüzde 37,4’e, milletvekili sayısını da 230’a yükseltti. Sosyal Demokratlar 8,0 milyon (yüzde 21,6), Komünistler 5,3 milyon (yüzde 14,4), Katoliklerin denetimindeki Merkez Partisi 4,6 milyon (yüzde 12,5) ve Milliyetçi Parti de 2,2 milyon (yüzde 5,9) oy aldı.
1932 Kasım seçimlerinde Ulusal Sosyalist Alman İşçi Partisi’nin oyları 2 milyon azaldı. Sosyal Demokratların oyları ise 700 bin düşerken, Komünistlerin oyları 700 bin arttı. Milliyetçi Parti’nin oyu da yaklaşık 800 bin yükseldi. 1932 Temmuz seçimlerinde Nazilere oy verenlerin bir bölümü sandıklara gitmedi. Alman işçilerinin önemli bir bölümü de demokratik seçimlerde Nazilere oy verdi.
DEMOKRATİK BİR SEÇİMDİ AMA…
Seçimler demokratikti. Alman işçi sınıfı, 1920’lerde bile dünya işçi sınıfı ve sendikacılık hareketinin en önemli parçalarındandı. Uluslararası sendikal örgütlerin önemli bir bölümünde Almanlar hakimdi ve bu örgütlerin genel merkezleri Almanya’daydı. Alman işçi sınıfı, 13 Mart 1920 tarihindeki gerici Kapp darbesini genel grevle geri püskürtmüştü. Alman sendikalarının ve Sosyal Demokrat Parti’nin “Demir Cephe” adıyla bir yarı-askeri savunma örgütü vardı.
Alman işçi sınıfının ne kadarı, bu birikimine ve gücüne karşın, Naziler içinde yer aldı ve Naziler’e oy verdi?
Nazi Partisi iktidara gelmeden önce işyerlerindeki işçiler üzerinde etki sağlamak amacıyla Ulusal Sosyalist Fabrika ve Büro Hücre Örgütü adıyla bir yapılanma oluşturdu. 1933 öncesinde bu örgütün 170 bin dolayında üyesi bulunuyordu.
Nazi Partisi’nin SA timleri üyelerinin yaklaşık yüzde 55’i mavi yakalı işçilerden oluşuyordu. Naziler özellikle Saksonya bölgesinde işçi sınıfı içinde etkiliydi. Parti üyelerinin yaklaşık yüzde 40’ı mavi yakalı işçiydi. Nazilerin en yüksek oyu aldıkları 1932 Temmuz seçimlerinde, Nazi oylarının da yaklaşık yüzde 40’ının mavi yakalı işçilerden geldiği ve her 4 mavi yakalı işçiden 1’inin Nazilere oy verdiği tahmin edilmektedir. Genel bir kanı, işsizlerin Nazileri desteklediği biçimindedir. Ancak, yapılan araştırmalara göre, işsizlerin yaklaşık yüzde 13’ü Naziler’e oy verdi. İşsizlerin yaklaşık yüzde 25’i Alman Komünist Partisi’ni destekledi.
Naziler bu oy gücüne ulaşınca, Devlet Başkanı Hindenburg, 30 Ocak 1933 tarihinde Almanya başbakanlığına Hitler’i atadı. Diğer bir deyişle, Hitler’in başbakanlığa gelişi dönemin Alman Anayasası’na uygun demokratik bir süreçti; Hitler’i, çoğunluğunu Alman işçi sınıfının oluşturduğu Alman halkı başbakan yaptı. 5 Mart 1933 seçimlerinde seçimlere katılım oranı yüzde 88 gibi yüksek bir düzeydeydi. Naziler 17,3 milyon (yüzde 43,9), Sosyal Demokrat Parti 7,2 milyon (yüzde 18,3), Komünist Partisi 4,8 milyon (yüzde 12,3), Katoliklerin desteklediği Merkez Partisi 4,4 milyon (yüzde 11,7) ve Milliyetçi Parti de 3,1 milyon (yüzde 3,8) oy aldı.
HİTLER VE SENDİKALAR
Hitler’in başbakanlığa atanması sonrasında, Alman Genel Sendikalar Federasyonu (ADGB) Hitler konusunda “tarafsız“ olduğunu ilan etti. ADGB’nin 1921-1933 döneminde genel başkanlığı görevini üstlenen Theodor Leipart, “hangi tür hükümet rejimi olursa olsun toplumsal sorumluluklar yerine getirilmelidir,“ dedi ve 1 Mayıs’ın Naziler tarafından “ulusal emek günü“ olarak kabul edilmesini de memnuniyetle karşıladı. Hıristiyan sendikalar ve işverenlerin denetimindeki sendikalar da yeni hükümetle işbirliği yapmaya hazır olduklarını açıkladılar.
Bu yılların en önemli üç uluslararası sendikal merkezinden biri olan Uluslararası Sendikalar Federasyonu (IFTU) Yönetim Kurulu 16-17 Şubat 1933 günleri yaptığı toplantısında Almanya’daki kritik durumu ele aldı. Toplantıya, Alman Genel Sendikalar Birliği (ADGB) delegasyonu da katılıyordu. Bu toplantıda, Uluslararası Taşımacılık İşçileri Federasyonu (ITF) Almanya’ya mal sevkiyatını durdurmak amacıyla taşımacılık işkolunda bir grev örgütlenmesini önerdi. Alman sendikacıları bu öneriye karşı çıktılar. IFTU Yönetim Kurulu’nun yeni Hitler Hükümeti’ni eleştiren bir karar kabul etmesi istendi. Alman sendikacılar bu öneriye de karşı çıktılar. Hitler Hükümeti’nin tepkisinden çekinen Alman sendikacılar, yabancı yardım önerilerini de geri çevirdi. IFTU Yönetim Kurulu’nun kabul edebildiği tek karar, mümkün olan en yakın tarihte genel konseyin toplantısını düzenlemekti. Bu toplantı 8-11 Nisan 1933 tarihlerinde gerçekleşti. Bu toplantıya, Alman sendikacılardan kimse katılmadı. ADGB, IFTU’dan, Almanya’da yapılan uygulamalarla ilgili olarak hiçbir kararın alınmamasını ve hiçbir bildirinin yayınlanmamasını istedi. ADGB, bazı uluslararası kuruluşların Almanya’ya ilişkin eleştirilerini de “yalan“ olarak nitelendirdi.
ULUAL EMEK GÜNÜ
1933 yılı 1 Mayıs’ı ADGB tarafından Naziler’in istediği biçimde “ulusal emek günü“ olarak kutlandı. Naziler, kendi düzenledikleri 1 Mayıs kutlamalarına Alman sendikalarının (ADGB) da katılmasını istediler. Bu öneri ADGB Yönetim Kurulu’nda değerlendirildi. Bu öneriye karşı çıkan tek kişi, 1922 yılında Sovyet Rusya’dan ayrılıp Almanya’ya gelen ve zaman içinde ADGB İstatistik Bölümü’nün sorumluluğunu üstlenen Wladimir Woytinsky idi. Woytinsky oylamada “hayır” oyu kullandı ve ardından görevinden istifa etti.
Sendikaların bu teslimiyetçi tavrına rağmen, 2 Mayıs 1933 günü Nazi SA ve SS’leri Almanya’daki tüm sendika binalarını işgal ettiler. Alman sendikaları bir direniş göstermeden tamamiyle teslim oldu.
Faşizmin yalnızca askeri darbelerle geldiğini sananlara veya sanmamızı isteyenlere hatırlatılır.
 

SHAPE
[1] Haupt,G.-Dumont,P., Osmanlı İmparatorluğu’nda Sosyalist Hareketler, Gözlem Yay., İstanbul, 1977, s.55.
[2] Harington,T., Tim Harington Looks Back, London, 1941, s.215.
[3] Korniyenko, R.P., The Labor Movement in Turkey (1918-1963), US Dept.of Commerce, Washington,D.C., 1967., s.17.
[4] Criss, N.B., Istanbul Under Allied Occupation, 1918-1923, Brill, Leiden, 1999, s.88-89, 91.

 

HERKES GÜCÜ KADAR HAK ALIR
“Özgür toplu pazarlık”ın ne olduğu ANAP döneminde ortaya çıktı.
Türkiye’de kamu sektöründe genel ücret düzeyi genellikle zannedildiği gibi, 12 Eylül darbesi sonrasında düşmedi. Esas düşüş, “özgür toplu pazarlık” dönemindedir. Ücretler 1984-1988 döneminde sürekli olarak geriledi. DPT’nin oldukça güvenilir bir araştırmasına göre, Türkiye’de kamu sektöründeki işçilerin net gerçek ücretleri 1981 yılında yüzde 31,8 oranında arttı, 1982 yılında yüzde 14,3 oranında azaldı, 1983 yılında da yüzde 1,1 oranında arttı. Türkiye geneli net gerçek işçi ücreti ise 1981 yılında yüzde 17,5 oranında arttı, 1982 yılında yüzde 19,0 oranında azaldı ve 1983 yılında yüzde 7,0 oranında arttı. “Özgür toplu pazarlık” döneminde ise sürekli düşüş yaşandı. 1981 yılındaki ücret düzeyi 100 kabul edilirse, kamu sektöründeki ücretler 1988 yılında 46’ya düşmüştü.
“Toplu sözleşme” ve “grev” birçok kişi için sihirli sözcüklerdir. Halbuki bu kavramlar ve uygulamalar gerçekte birer araçtan öte bir şey değildir.
Eğer güçlüyseniz, ister toplu görüşme yapın, ister toplu sözleşme; gücünüz kadar hak alırsınız.
Eğer zayıfsanız, ister toplu görüşme yapın, ister toplu sözleşme; yine ancak gücünüz kadar hak alırsınız.
Güç nedir?
Bugün memurların ve sözleşmeli personelin karşısında AKP var. AKP’nin arkasında da başka güçler söz konusu. AKP, elindeki devlet kaynaklarının giderek daha büyük bir bölümünü sermayedar sınıfa, emperyalist güçlere ve kendi yandaşlarına ayırmaya çalışıyor. Memura niçin daha fazla pay versin?
O memur ki, büyük bir iş güvencesine sahip olmasına karşın yarıya yakını hâlâ bir sendikaya üye olmamış.
O memur ki, AKP iktidara geldikten sonra amir zoruyla Memur-Sen’in üye sayısını 42 binden 392 bine çıkarmış.
O memur ki, AKP’ye karşı iş durdurulması kararı alındığında ancak küçük bir bölümü eylem yapıyor.
O memura toplu sözleşme hakkı verseniz, karşınıza hükümet çıktığında, hükümet karşısında bugünkünden farklı biçimde mücadele edeceğini mi zannediyorsunuz?
Herkes gücü kadar hak alır.

MEMURUN GREV HAKKI VAR
Grev hakkına gelince yine bir yanılsama söz konusu.
25 Kasım 2009 günü genel grev yapan Türkiye Kamu-Sen ve KESK’e ve onlara bağlı sendikalara üye olan kamu çalışanlarına karşı bir dava açıldı mı? Hayır. Halbuki Anayasa’nın 54. maddesi genel grevi yasaklıyor. 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nda da grevi açıkça yasaklayan hükümler var. Diğer bir deyişle, memurların grev hakkı en geniş biçimiyle zaten var; hem hukuken var, hem fiilen var.
Ayrıca, 1984 yılında ilk grevler Dokgemi-İş Sendikası tarafından Desan ve Yıldırım tersanelerinde yapılmıştı. İki grev de başarısız kalmıştı.
1995 kamu kesimi grevlerini de en yoğun bir biçimde yaşayan kişilerden biriyim.
Türkiye tarihinin en büyük grevleri 1995 yılında yapıldı. 8 Eylül’de Tarım-İş Sendikası greve çıkmıştı. Diğer işyerlerinin grevleri 20 Eylül’den itibaren başladı. 13 Ekim’de Haber-İş Sendikası grev kırıcılığı yaptı. Orman-İş Sendikası, bütün baskılara rağmen, grev kırıcılığı yapmadı. 15 Ekim’de Tansu Çiller’in azınlık hükümetinin güvenoyu almasını önleyen Kızılay mitingi gerçekleştirildi. 25 veya 26 Ekim günü yapılan gizli bir toplantıda grevler sona erdirildi; ardından da sanki Başbakan Tansu Çiller’le görüşülüp bitirilmiş gibi kamuoyuna açıkladı. O toplantıda bulunan üç kişiden biri de bendim. Resmi grev belalı bir iştir. Sendika üyesinin tümünü greve çıkarmak ayrı bir derttir; grevi yenilgisiz bitirmek ayrı bir dert. 1995 grevlerinde bazı sendikalar grevlerinin Bakanlar Kurulu tarafından ertelenmesini sağlamak için elinden gelen çabayı gösteriyordu. 1995 kamu kesimi grevleri 10 gün daha sürseydi dağılma noktasındaydı. Halbuki şimdi uygulanan grev hakkı ne güzeldir. Bugün grev yaparsın, yarın işe gidersin, üç gün sonra bir başka direniş örgütlersin.
Memur ve sözleşmeli personelin sorunlarını, zaten var olan toplu sözleşme ve grev haklarının bir de yasalarla ifade edilmesi çözmez.
Sorunun çözüm yeri, karşılıklı güç alanıdır. Emir demiri keser. Zor oyunu bozar. Güçlüyseniz hak alırsınız. Güçlü değilseniz, üyenizi mitinge götüremiyorsanız, üyenizi eyleme katamıyorsanız, hükümete karşı gövde gösterisi yapamıyorsanız, referandumda ya “EVET” için uğraşıyorsanız ya da “HAYIR” deme cesareti gösteremeyip Kürt milliyetçilerinin politikasını uyguluyorsanız, kimse size hak filan vermez.

Yıldırım KOÇ

 
Tanışma ve Değerlendirme Toplantısı

Konfederasyonumuz ve bağlı sendikaların merkez yönetim kurulları ile tanışma ve değerlendirme toplantısı yaptık.



 

 
12 Eylül referandumu ile ilgili basın açıklaması yaptık
BASINA VE KAMUOYUNA
ANAYASA DEĞİŞİKLİK TEKLİFİNE HAYIR DİYORUZ
DEMOKRATİK MEŞRUİYET, TEK PARTİ İRADESİ İLE SAĞLANAMAZ
Anayasa değişikliği paketini oylamak için sandığa gideceğimiz günler çok yaklaştı. Mevcut Anayasa'nın bir olağanüstü dönemin ürünü oluşu gerekçe gösterilerek, demokratik meşruiyeti sağlamak amacı ile değişiklik paketinin hazırlandığı ifade edilmektedir. Bu değişikliklerin bizi 12 Eylül 1980 döneminin karanlığından kurtaracağı iddia edilmektedir. Ancak, Anayasa değişikliği hazırlanırken izlenen yöntem, süreç, teklifinin içeriği  belirtilen hedefle bağdaşmamaktadır. 
Öncelikle, yurttaşların adil bir biçimde ve özgür iradeleri ile TBMM'de temsilini engelleyen seçim sistemi ve milletvekili adaylarının belirlenmesi ile ilgili çarpık düzenin değiştirilmesi, yasama organının oluşturulması ve sonrasında  uzlaşma sağlanarak, demokratik kitle örgütlerinin katkıları da alınarak yeni bir anayasa yapılması gerekir iken bu yapılmamıştır. Bunun yerine,  iradelerini, peşin imzalarla kendilerinin seçilmesini sağlayan liderlerine teslim etmiş milletvekillerince; nerelerde ve ne şekilde hazırlandığı konusunda ciddi kaygılar bulunan değişiklik teklifi, sorgulanmaksızın, tüm eleştirilere kulak tıkanarak onaylanmış, sonrasında topluma dayatılarak, toplumda kamplaşma ve ayrışmaya yol açılmıştır.
Bugün sürekli eleştirdiğimiz 12 Eylül 1982 Anayasası da,aynı yöntemlerle hazırlanmış ve yürürlüğe girmişti.12 Eylül 1980 döneminin antidemokratik uygulamaları, bugün de  yinelenmektedir. Yapılan değişikliğin 12 Eylül karanlığını ortadan kaldırmayacağı, daha ağır bir baskı dönemine neden olacağı yolundaki eleştiriler, ağır tehditlerle bastırılmaya çalışılmaktadır.  Ancak, bu çabalar boşunadır. Halkımız gerçeği görecektir. 12 Eylül 1982 Anayasası'na “evet” oyu verenlerin bu yasayı değiştirmelerinin olanaksız olduğu yaşadıklarımızla kanıtlanmış bir gerçektir. Değişiklik, halkın sorunlarını çözmek için değil, iktidarların önündeki engelleri aşmak için yapılmaktadır.  
Referanduma sunulacak Yasa metninin içeriği ve son zamanlarda gündemde önemli yer tutan bir kitapta anlatılanlar dikkatle analiz edildiğinde, bu Anayasa değişikliği teklifinin, toplumun gittikçe büyüyen ve kangrenleşen sorunlarını çözmekten uzak olduğu, tam tersine örgütlenme özgürlüğü, hak arama özgürlüğü, adil yargılanma hakkı gibi en temel insan hakları bakımından 12 Eylül Anayasasından dahi daha geri hükümler taşıdığı, yargıyı ise tamamen siyasi iktidarların yedeğine alma amacıyla düzenlendiği anlaşılmaktadır.       
Bu nedenle, kamu oyunda, Anayasa teklifinin toplumun temel ihtiyaçlarından değil, dış güçler ile işbirlikçilerin ve bir cemaatin karşılaştığı güçlüklerin aşılması, ülkenin tüm tersanelerine, ormanlarına, madenlerine, arazilerine, önemli tesislerine ve kurumlarına hakim olunması, başkanlık rejimi ve federatif yapıya geçişin sağlanması arzusundan doğduğu kanısı son derece yaygındır.      
Sözkonusu Anayasa değişikliği ile tüketicilerin, emekçilerin, işsizlerin, öğrencilerin, yoksul ve dar gelirli kesimlerin, kırsal kesimde yaşayanların, küçük esnafın, kısaca toplumun büyük bir çoğunluğunun yaşadığı ekonomik ve sosyal sorunlara çözüm getirilmediği gibi, kısmi de olsa var olan kamu yararı anlayışının tamamen ortadan kaldırılması hedeflenerek hak arama yolları engellenmek istenmektedir.
Bugün bazı çevrelerce "yetmez ama evet" kampanyaları yürütülmektedir.  Oysa bu teklif ile ağır bir darbe alacağı anlaşılan yargı bağımsızlığı,  vatandaşın haklarının korunmasının ve adil yargılanmasının teminatıdır. Tek başına yargının dönüştürülerek yürütme erkinin güdümüne verilmesi, mevcut Anayasa'da yer alan tüm haklar yanında, değişiklik teklifinin olumlu gösterilen düzenlemelerinin de  hiçbir anlamı ve güvencesinin olmaması, tüm hakların sadece içi boş birer vaat haline dönüşmesi sonucunu doğuracaktır. Mevcut hakların kullanılması ise; siyasi iktidarların inisiyatifinde, ancak onların izin verdiği ölçüde ve onların izin verdiği kişilerce kullanılabilecektir. Nitekim, bu çalışmanın sadece bir kapı aralamak amaçlı olduğu, asıl değişikliğin daha sonra yapılacağı söylenmektedir. Anayasa Mahkemesi'nce verilen bir karar da dikkate alındığında, bu açıklamaların, aralanan kapının sistemi dönüştürme emellerinin önünde kilit pozisyonunda olan Yargının bu işlevine son verilmesi; kilidin kırılarak kapının aralanması, ardından da, Cumhuriyet dışı sistemlere ve dini esaslı, federatif bölünmüş bir Türkiye'ye geçişi hedeflediği endişemizi arttırmaktadır.   
Yaşadığımız bu tarihi süreçte, demokratik kitle örgütleri olarak bizler, üzerimize düşen toplumu bilgilendirme görevimizi  yerine getirmek amacıyla bu düşüncelerimizi kamuoyu ile bir kez daha paylaşıyor; demokrasiye ve hukuk devleti ilkesine ağır darbe vuracağına; ayrışmaya, bölünmeye, hak kayıplarına, eşitsizliğe ve adaletsizliğe yol açacağına  inandığımız  bu teklife “hayır” demenin bir görev olduğunu anımsatıyoruz.
  • Atatürkçü Düşünce Derneği
  • Cumhuriyet Okurları (CUMOK)
  • Bilim Ve Ütopya Kooperatifi
  • Türkiye Ormancılar Derneği
  • TOBAV
  • Ankara Kız Lisesi Mezunları Derneği
  • Müzik Eğitimcileri Derneği (MÜZED)
  • Cumhuriyet Kadınları Derneği
  • Tüketici Hakları Derneği (THD)
  • Türk Hukuk Kurumu
  • Türkiye Gençlik Birliği (TGB)
  • Engelliler Konfederasyonu
  • Birleşik Kamu-İş
  • Tüm Öğretim Üyeleri Derneği(TÜMÖD)
 
 
30 Ağustos Zafer Bayramımız Kutlu Olsun
30 Ağustos Emperyalizme karşı onur ve bağımsızlık günüdür.
30 Ağustos Ulusal Devletin kurulduğu gündür.
30 Ağustos esaret zincirinin kırıldığı gündür.
30 Ağustos emperyalist devletlerin Türk Milleti önünde diz çöktüğü gündür.

30 Ağustos zafer bayramınızı kutlar HAYIRlı mutlu bir yaşam dileriz.




Kültür Sanat İş Sendikası Yönetim Kurulu
 
‘Toplu sözleşme ve grev’ sorunları çözecek mi?
Kamu çalışanlarının toplu görüşme süreci 15 Ağustos’ta başladı. 1 milyonu aşkın memurun ve sözleşmeli personelin temsilcisi olan üç konfederasyon bu tartışmanın içinde. Benim dikkat çekmek istediğim nokta ise farklı. Üç konfederasyon da, farklı gerekçelerle, toplu görüşme yerine toplu sözleşme istiyor. Haklılar. Gerçi Anayasa’nın 90. maddesinde 2004 yılı Mayıs ayında yapılan değişiklik sonrasında Türkiye’nin onaylamış bulunduğu 87 ve 98 sayılı ILO Sözleşmelerinin doğrudan uygulanırlık kazanmış olması nedeniyle zaten toplu sözleşme ve grev hakları var. Kâğıt üzerinde var olan bu haklarının kullanılmasını istemeleri de gayet doğru. Ancak katılmadığım nokta, toplu görüşme yerine toplu sözleşme olduğunda ve zaten hukuken var olup fiilen kullandıkları grev hakları bir de yasaya eklenince, sorunların çözüleceğini sanmaları. 12 Eylül darbesinden sonra üç yıl süreyle toplu pazarlık yapılamadı ve toplu sözleşme imzalanamadı. Süresi biten toplu iş sözleşmelerini, işçi temsilcilerinin azınlıkta olduğu Yüksek Hakem Kurulu yeniledi. Yenilenen toplu iş sözleşmeleri de yenileyenlere uygundu; 1963-1980 döneminde toplu iş sözleşmeleri aracılığıyla elde edilen hakların önemli bir bölümü toplu iş sözleşmelerinden çıkarıldı. Türk-İş’in genel başkanı 1979-1982 döneminde İbrahim Denizcier, 1982-1992 döneminde de Şevket Yılmaz’dı. Her ikisi de bugün hayatta değil. Yüksek Hakem Kurulu’ndan hak kayıplarına yol açan toplu iş sözleşmesi yenilemeleri çıktıkça, sivil yönetime ve “özgür toplu pazarlık” düzenine geçmeyi çok isterlerdi. Yüksek Hakem Kurulu yerine “özgür toplu pazarlık” istenirdi. “Özgür” olan neydi? HERKES GÜCÜ KADAR HAK ALIR “Özgür toplu pazarlık”ın ne olduğu ANAP döneminde ortaya çıktı. Türkiye’de kamu sektöründe genel ücret düzeyi genellikle zannedildiği gibi, 12 Eylül darbesi sonrasında düşmedi. Esas düşüş, “özgür toplu pazarlık” dönemindedir. Ücretler 1984-1988 döneminde sürekli olarak geriledi. DPT’nin oldukça güvenilir bir araştırmasına göre, Türkiye’de kamu sektöründeki işçilerin net gerçek ücretleri 1981 yılında yüzde 31,8 oranında arttı, 1982 yılında yüzde 14,3 oranında azaldı, 1983 yılında da yüzde 1,1 oranında arttı. Türkiye geneli net gerçek işçi ücreti ise 1981 yılında yüzde 17,5 oranında arttı, 1982 yılında yüzde 19,0 oranında azaldı ve 1983 yılında yüzde 7,0 oranında arttı. “Özgür toplu pazarlık” döneminde ise sürekli düşüş yaşandı. 1981 yılındaki ücret düzeyi 100 kabul edilirse, kamu sektöründeki ücretler 1988 yılında 46’ya düşmüştü. “Toplu sözleşme” ve “grev” birçok kişi için sihirli sözcüklerdir. Halbuki bu kavramlar ve uygulamalar gerçekte birer araçtan öte bir şey değildir. Eğer güçlüyseniz, ister toplu görüşme yapın, ister toplu sözleşme; gücünüz kadar hak alırsınız. Eğer zayıfsanız, ister toplu görüşme yapın, ister toplu sözleşme; yine ancak gücünüz kadar hak alırsınız. Güç nedir? Bugün memurların ve sözleşmeli personelin karşısında AKP var. AKP’nin arkasında da başka güçler söz konusu. AKP, elindeki devlet kaynaklarının giderek daha büyük bir bölümünü sermayedar sınıfa, emperyalist güçlere ve kendi yandaşlarına ayırmaya çalışıyor. Memura niçin daha fazla pay versin? O memur ki, büyük bir iş güvencesine sahip olmasına karşın yarıya yakını hâlâ bir sendikaya üye olmamış. O memur ki, AKP iktidara geldikten sonra amir zoruyla Memur-Sen’in üye sayısını 42 binden 392 bine çıkarmış. O memur ki, AKP’ye karşı iş durdurulması kararı alındığında ancak küçük bir bölümü eylem yapıyor. O memura toplu sözleşme hakkı verseniz, karşınıza hükümet çıktığında, hükümet karşısında bugünkünden farklı biçimde mücadele edeceğini mi zannediyorsunuz? Herkes gücü kadar hak alır. MEMURUN GREV HAKKI VAR Grev hakkına gelince yine bir yanılsama söz konusu. 25 Kasım 2009 günü genel grev yapan Türkiye Kamu-Sen ve KESK’e ve onlara bağlı sendikalara üye olan kamu çalışanlarına karşı bir dava açıldı mı? Hayır. Halbuki Anayasa’nın 54. maddesi genel grevi yasaklıyor. 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nda da grevi açıkça yasaklayan hükümler var. Diğer bir deyişle, memurların grev hakkı en geniş biçimiyle zaten var; hem hukuken var, hem fiilen var. Ayrıca, 1984 yılında ilk grevler Dokgemi-İş Sendikası tarafından Desan ve Yıldırım tersanelerinde yapılmıştı. İki grev de başarısız kalmıştı. 1995 kamu kesimi grevlerini de en yoğun bir biçimde yaşayan kişilerden biriyim. Türkiye tarihinin en büyük grevleri 1995 yılında yapıldı. 8 Eylül’de Tarım-İş Sendikası greve çıkmıştı. Diğer işyerlerinin grevleri 20 Eylül’den itibaren başladı. 13 Ekim’de Haber-İş Sendikası grev kırıcılığı yaptı. Orman-İş Sendikası, bütün baskılara rağmen, grev kırıcılığı yapmadı. 15 Ekim’de Tansu Çiller’in azınlık hükümetinin güvenoyu almasını önleyen Kızılay mitingi gerçekleştirildi. 25 veya 26 Ekim günü yapılan gizli bir toplantıda grevler sona erdirildi; ardından da sanki Başbakan Tansu Çiller’le görüşülüp bitirilmiş gibi kamuoyuna açıkladı. O toplantıda bulunan üç kişiden biri de bendim. Resmi grev belalı bir iştir. Sendika üyesinin tümünü greve çıkarmak ayrı bir derttir; grevi yenilgisiz bitirmek ayrı bir dert. 1995 grevlerinde bazı sendikalar grevlerinin Bakanlar Kurulu tarafından ertelenmesini sağlamak için elinden gelen çabayı gösteriyordu. 1995 kamu kesimi grevleri 10 gün daha sürseydi dağılma noktasındaydı. Halbuki şimdi uygulanan grev hakkı ne güzeldir. Bugün grev yaparsın, yarın işe gidersin, üç gün sonra bir başka direniş örgütlersin. Memur ve sözleşmeli personelin sorunlarını, zaten var olan toplu sözleşme ve grev haklarının bir de yasalarla ifade edilmesi çözmez. Sorunun çözüm yeri, karşılıklı güç alanıdır. Emir demiri keser. Zor oyunu bozar. Güçlüyseniz hak alırsınız. Güçlü değilseniz, üyenizi mitinge götüremiyorsanız, üyenizi eyleme katamıyorsanız, hükümete karşı gövde gösterisi yapamıyorsanız, referandumda ya “EVET” için uğraşıyorsanız ya da “HAYIR” deme cesareti gösteremeyip Kürt milliyetçilerinin politikasını uyguluyorsanız, kimse size hak filan vermez.

Yıldırım KOÇ
 
<< Başlat < Önceki 1 2 3 4 5 6 Sonraki > Son >>

JPAGE_CURRENT_OF_TOTAL


         www.birikimsigorta.com.tr

Dayanışma

...
En çok ilginizi çeken temel sanat dalı hangisidir?
 

Kimler Sitede

Şu anda 4 konuk çevrimiçi

Emeğin tarihinden notlar

Büyük Atatürk’ün yüce makamının adını vererek onurlandırdığı Cumhuriyet tarihinin ilk kurumu olan Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası, Atamızın öngördüğü sanat ve müzik ilkeleri doğrultusunda O’nun direktifleri ışığında yaratılmış çoksesli müziğimizi olanakları içerisinde ulusumuz adına onur verici bir düzeye çıkarmıştır. işte bu anlayışladır ki; bir toplumun gelişim sürecinde sanatın etkinliği gözönünde bulundurularak 1924’te Musiki Muallim Mektebi kurulmuş, bu okul orkestrayla bütünleşerek eğitimine başlamıştır. O zamanki dar olanaklar ile yapılan eğitim sonucu saptanan yetenekli Türk gençleri Avrupa’ya gönderilmiş ve bu gençler öğrenimlerini tamamlayıp yurda dönerek 1934’de çağdaş Türk beste ekolünü kurmuşlardır.